KATOLİKLEŞME SÜRECİNDE ERMENİLER

0
40

Saro Dadyan

Birbiriyle yüzlerce yıl mücadele eden iki büyük gücün, Perslerin ve Roma’nın sınır uçlarında yaşayan ve her iki tarafça da tampon bir unsur olarak kullanılan Ermeniler, yaşadıkları coğrafya nedeniyle büyük sıkıntılara ve mücadelelere maruz kaldılar. Bu coğrafya, onlara bazen avantajda sağladı. Örneğin 506 Dvin Konsili ile millî kilisenin kurulup yaşatılabilmesi, Ermenilerin Roma İmparatorluğu’nun uzak bir coğrafyasında ve görece izole bir bölgede yaşamaları sayesinde gerçekleşebildi. Bunun yanı sıra Ermenilerin Katolik mezhebini ve papanın ruhani önderliğini kabul etmesi de zannedilenin aksine 18. ve 19. yüzyıldan çok önce gerçekleşti.

Bizans İmparatoru Birinci Aleksios Komnenos, Müslümanlar tarafından işgal edilen Bizans şehirlerini geri alabilmek amacıyla 1097’de Latinlerden yardım isteyerek Avrupalı asilzadeler ile anlaşmalar imzaladı. Emirlerindeki birlikleriyle beraber İstanbul’a gelen Avrupalı asilzadeler, zapt ettikleri şehirleri Bizans hakimiyetine iade edeceklerdi. Anlaşma şartlarınca Haziran 1097’de İznik’i geri alan Latinler, şehri Bizans kuvvetlerine terk ettiler. Sonrasında ise imparatorluğun en kutsal şehirlerinden Antakya’yı geri almak için doğuya yöneldiler. İmparatorluğun başkentinden uzaklaştıktan sonra ise İmparator ile imzaladıkları anlaşmaları bir kenara ittiler. Latinler, Müslümanlardan aldıkları toprakları Bizans’a iade etmeyip Anadolu’da kendi hükümdarlıklarını kurdular. Boudouin, merkezi Urfa olan bir kontluk, Godefroi de Bouillion Kudüs’te bir krallık, Bohemund ise Antakya’da bir kontluk kurdu (Ostrogorsky, 1999, s. 337).

Bununla beraber Antakya Kontluğu, coğrafya olarak kendisini güvende hissetmiyor ve bir taraftan Bizans ile mücadele ederken, diğer taraftan Türk akınlarına karşı durmaya çalışıyordu. Hatta 1101’de Antakya Kontu Bohemund Danişmentlilere esir düşmüştü. Bu nedenle Antakya Kontluğu ile Bizans’ın arasına giren Kilikya Ermeni Krallığı Latinler tarafından fazlasıyla desteklendi. Latinler Kilikya Krallığı’nın en müstahkem mevkileri eline geçirmesine yardımcı oldular. Ayrıca, Antakya Kontu Bohemund, Kilikya Ermeni Kralı Hetum’un kızı ile evlenerek akrabalık bağları da tesis etti. Ticaret yolları için de önemli bir mevkide bulunan Kilikya Ermeni Krallığı her alanda Avrupalılarla yakın ilişkiler içerisindeydi. Bu nedenle, hanedanın yanı sıra halkın arasında da Katolik inancı kolaylıkla yayıldı (Iorga, 1930, s. 23 vd.).

Kilikya’da ana kiliseye bağlılığını sürdüren Ermenilerin de olmasına rağmen Katolik nüfus daha ağırlıktaydı. Fakat iki grup arasında çekişme ve çatışmalar görülmüyordu. 1198’de Çukurova Ermeni Katolik Piskoposluğu tesis edilmiş ve Kilikya Ermeni Krallığı’nın tarihe karıştığı 1375 yılına kadar bu piskoposluk da varlığını sürdürmüştü (Vernier, 1890, s. 10). Kilikya Ermeni Krallığı’nın ilhakı ile birlikte Anadolu içlerindeki çeşitli vilayetlere göç eden Katolik Ermeniler büyük oranda, o sırada Ermeniler için önemli merkezlerden biri olan ve Kütahya Ermeni Piskoposluğu’nun da taşındığı Osmanlı idaresindeki Bursa’ya yerleşmişlerdi (Çark, 1953, s. 27).

Ermenilerin içinde Katolikliğin yayılması, 1622’de “Congregatio de Propaganda Fide” isimli misyoner kolejinin kurulmasıyla hız kazandı. Misyonerler, İstanbul’a ve Anadolu şehirlerine yerleşerek Hıristiyanları Katolik inancına döndürmek için çalışmaya başladılar (Artinian, 2004:45). Osmanlı topraklarında misyonerlik faaliyeti yürüten Katolik din adamlarının maddi ve manevi himayesini ise Fransa Kralı üstlenmiş ve Kapüsen rahipleri için 1638’de Beyoğlu’nda bir ikametgah inşa edilmişti (Enfant de Langue et Drogamans, 1995, s. 21).

Ermeniler arasında en büyük başarıyı yakalayan misyoner bir Teaten keşişi olan Clement Galano’dur. Ermeni tarihi ve kültürü üzerine eğitim alan, Ermeniceyi çok iyi bilen Galano, ilk görev yeri Kafkasya’dan, 1640’da İstanbul’a geldi. Kendisini bir Ermeni rahibi olarak tanıtarak Erivanlı Giragos tarafından patrikhaneye kabul edildi. İlk olarak Galata ve patrikhane okulunda dersler vermeye başladı ve kısa sürede İstanbul Ermenilerinin üst sınıfı ile yakın ilişkiler kurarak Düzyan, Tıngıryan ve Kılcıyan gibi birçok önde gelen aileyi Katolik mezhebine kazandırmayı başardı. 1641’de Fransız Elçisi De La Haye’nin, Patrik Griagos’a, Katolik inancını ve papanın otoritesini tanıdığına dair bir belge imzalamasını teklif etmesinde de aracılık vazifesini Galano üstlenmişti. 1643 yılına kadar patrikhanedeki mevkiini koruyabilen Galano, tutucu kişiliği ile tanınan Aravelkli Tavit’in patriklik tahtına oturmasıyla birlikte, hain olarak ihbar edilerek tutuklattırıldı. Kısa süre sonra dostlarının araya girmesiyle kurtarılan rahip bir müddet İstanbul Ermenilerinin önde gelen isimlerinden İskender Çelebi’nin konağında kaldıktan sonra Roma’ya geri döndü (Frazee, 2005, s. 159-160; Artinian,2004, s. 46).

1658’de Clement Galano, Roma’da kendisinden sonra Anadolu’da, misyonerlik faaliyetlerinde bulanacak din adamları için bir kitap hazırladı. Conciliatio Ecclesiae Armenea Cum Romana(Ermeni ile Latin Kiliseleri Arasındaki Benzerlikler) isimli kitapta şöyle deniliyordu: “Ermeni Kilisesi ne tümüyle Katolik, ne tümüyle Ortodoks’tur. İki kilisenin karışımıdır, diğer bir deyimle, iki ekleziolojik kavramın ve inancın çatıştığı, iki eğilimin de mensubunu barındıran bir kilisedir” (Tcholakian, 1998, s. 8). Galano’nun bu tespiti Ortodoksluğa sıkı sıkıya bağlı Rumlara nazaran Ermeniler arasındaki misyonerlik faaliyetlerinin daha kolay yürüdüğünü gösteriyordu. Galano kısa sürede büyük bir yol katetmişti. Örneğin, Ankara’daki yedi Ermeni Kilisesi’nin altısı Katolik inancına geçmiş ve şehirdeki en büyük Ermeni Kilisesi olan Surp Kirkor Lusavoriç, Galano’nun adıyla anılmaya başlanmıştı. Galano’nun açtığı bu yolda yürüyen sayısız misyoner, sonraki asırlarda Ermeniler üzerinde çalışmaya devam edeceklerdi.

Ermeniler arasında hızla yayılan Katolik inancı, 17. ve 18. yüzyıllarda cemaatin başlıca iç sorunu haline dönüştü. Mezhep değiştirmeler nedeniyle aileler parçalandı, cemaat içinde derin çatlaklar oluştu. Örneğin Ermeni bir din adamının oğlu olan Eremya Çelebi, ana kilisede kalıp kilise işlerinde aktif roller üstlenirken, kardeşi Gomidas Katolik mezhebine geçip Pera’daki Diloğlanları okulunda dersler verdi ve inancı nedeniyle idam edilerek Katolik Kilisesi’nin azizleri arasında yer aldı (Enfant de Langue et Drogamans, 1995, s. 105, 111).

Patrikhane, devletin de desteğiyle Katolik inancına geçenlere karşı baskı uygulamaya, bu kimseleri kiliselere kabul etmeyip cenazelerini kaldırmamaya ve yeri geldiğinde sürgün ettirmeye başvurarak mezhep değiştirmelerin böylece önüne geçmeye çalıştı (Şanizade 2008, s. 991-992). Fransa’nın koruması altındaki misyonerler mümkün olduğunca engellenmeye çalışılıyor, Avrupa’dan getirilen misyoner yayınları toplatılarak yakılıyordu. Bu durum da Fransa ile Ermeni Patrikhanesi arasında husumet yaratıyor ve Tokatlı Avedik vakasında görüldüğü üzere patrikler Fransa’nın komplolarına maruz kalabiliyorlardı. Daha ılımlı bir yol izlemeye çalışan patrikler de, Katolik misyonerlerinin önüne geçemediği gerekçesiyle hapsediliyor veya görevden alınıyorlardı. Patrik Abçağalı Sahag bunlardan birisiydi (Ahmed Refik, 1998, s. 32-44; Artinian, 2004, s. 47).

Kilise içerisinde ihtilafların yaşanmasını ve mevcut düzenin sarsılmasını istemeyen Osmanlı hükümeti misyonerliğin önüne geçilmesi için Ermeni Patrikhanesi ile beraber hareket ediyor ve çeşitli önlemlerin alınmasında Patrikhaneye idari haklar tanıyordu. Ermeni patrikhanesi genel olarak Katolik olduğu ve misyonerlik faaliyetleri sürdürdükleri tespit edilen isimlerin sürgününü talep ediyor ve Babıali de bu isteği olumlu karşılıyordu. Sürgün edilen isimler arasında cemaatin seçkinler sınıfı olan Amiralara mensup isimler de vardı. Mesela 1780’de saray sarraflarından Agop Tıngıryan Limni’ye, Andon Davidyan ise Rodos’a sürgün edilmişlerdi (Şanizade,2008, s. 818-819; Beydilli, s. 1995 2 vd.).

Osmanlı Ermenileri arasındaki Katolikleşme süreci 1700’lerin başlarında bambaşka bir hale büründü. Daha önce ana kiliseye bağlı bir din adamıyken Katolik inancını kabul eden ve Ermeni Rönesans’ının amili olarak kabul gören Mıkhitar Abba 1701’de kendi adıyla anılan tarikatını kurdu. 1715’te ise Venedik’teki Saint Lazaro Adası’nda, bugün de varlığını devam ettiren kolej açıldı. “Ne inancım için ulusumdan, ne de ulusum için inancımdan vazgeçerim.” diyen Mıkhitar, Latin misyonerlerinin aksine Katolik mezhebi kabul edilse dahi Ermenice ayin yapılmaya devam edilmesini ve Ermenilerin yüzyıllardır devam eden kendi gelenek ve adetlerini terk etmemesi gerektiğini savunuyordu. Mıkhitar Abba’nın açtığı bu yeni yolla birlikte Katolik Ermeniler de 19. yüzyılın ortalarına kadar devam edecek bir tartışmanın içine girerek Latinlerin taraftarı olan “Kolejliler” ve Mıkhitar’ın misyonunu savunan “Mıkhitaristler” olarak iki gruba ayrıldılar. Gruplar arasındaki bu tartışmanın öncülüğünü de yine İstanbul’daki önde gelen aileler yapıyordu (Artinian, 2004, s. 47 vd.; Frazee, 2009, s. 225).

Osmanlı idaresindeki Katolikler ile Vatikan Osmanlı topraklarında da bir Katolik Psikoposluğunun kurulmasını istiyorlardı. 1740’ta Katolik inancına sıcak bakan Halep Başpiskoposu Abraham Ardzivyan Kilikya Gatoğigosu yani Başpatriği seçilince Vatikan bunu bir fırsat olarak gördü. 1742’de Vatikan’a giden Ardzivyan, 13 Ağustos 1742 günü Papa XIII. Benoit tarafından Katolik Ermenilerin Gatoğigosu olarak takdis edilip kendisine patriklik alameti olan “Pallium” adı verilen kuşak bağlandı. Sonrasında Papa’nın Avrupalı elçilere yazdığı mektuplarla İstanbul’a gelen Arzivyan, başkentte bir Katolik Ermeni Patrikliği tesis etmeye çalıştıysa da başarılı olamayıp Halep’e döndü. Fakat artık buradaki görevini de kaybettiğinden Lübnan’a geçti. Burada, her ne kadar Osmanlı idaresi tarafından tanınmış olsa da, manevi olarak Katolik Ermeni Gatoğigosluğunu tesis etmiş oldu. 1759 yılından itibaren de Papa, Katolik cemaatinin idaresi için İstanbul’a bir vekilini göndermeye başladı (Tcholakian, 1998, s. 15-16; Frazee, 2009, s. 90).

Misyonerlerin etkisiyle nüfusu giderek artan Katoliklerin bir takım taleplerle hükümete başvurmaları üzerine Osmanlı padişahları da bu sorunla yakından ilgilenmeye başladılar. Sultan III. Ahmed’in Sadrazamı Ali Paşa, kapitülasyonları kaldırmak ve misyonerliğe son vermek için projeler hazırladı, fakat düşüncelerini hayata geçiremeden öldü. Sultan I. Mahmud, 1745 yılında Ermeni Patrikhanesi’nde bir komisyon kurdurtarak Katolik Ermenilerin tespit edilmesini ve bu kimselerin çeşitli yollarla ıslah olunmalarını emretti. Ayrıca 1748’de Katoliklere karşı Ermeni Patriğine falakaya yatırma ve kürek cezası verme yetkileri tanındı (Karakoç, 2006, s. 44-46). 1800’de III. Selim, Katoliklerin nasihat yoluyla ana kiliseye geri dönmelerinin sağlanmasını istedi. Halka nasihat etmek üzere Anadolu’ya Ermeni din adamları gönderildi (Karakoç, 2006, s. 79). Ayrıca 19 Eylül 1800’de verilen bir fermanla mezhep değiştirme de resmen yasaklandı (BOA. C.ADL. Nr. 59/3572).

Sultan II. Mahmud döneminde iyice belirginleşen Katolik sorunu, yine bu dönemde çözüme kavuşturulmuştur. 1810 yılında Katoliklerle bir uzlaşmaya varılmak üzere Patrik Hovhannes Çamaşırcıyan’ın başkanlığında görüşmelere başlandı. Fakat Katolik Ermenilerin talepleri nedeniyle ilk görüşmeler hiçbir sonuca varılamadan noktalandı (Artinian, 2004, s. 48). Bir taraftan da gerek Katolik Ermeniler gerekse Avusturya ve Fransa elçileri Katolik Ermenilerin de ayrı bir cemaat olarak kabul edilmesi için II. Mahmud’a baskı yapıyorlardı (Dadyan, 2011, s. 108).

1817’de Patrik Boğos Kirkoryan’ın başkanlığında yeni bir uzlaşma toplantısı düzenlendi, fakat bu girişimde de bir sonuca varılamadan komisyon dağıldı. (Artinian, 2004, s. 48). Üçüncü uzlaşma çalışması bizzat Babıali’nin isteği ile 18 Ocak 1820’de Patrik Boğos’un başkanlığında başlatıldı. Bu son çalışmalarda bir neticeye varılarak uzlaşma sağlandı ve 2 Nisan 1820’de Hıraver Siro yani Sevgiye Davet isimli bir uzlaşı metni yayınlanarak Mıkhitarist rahipler de ana kiliseye kabul edildi (Artinian, 2004, s. 49; Beydilli, 1995, s. 4-5).

Fakat bu metin ve uzlaşı Ermeni cemaati içerisinde büyük bir infiale neden oldu. Ana kiliseye bağlanmak istemeyenler 20 Ağustos 1820 günü başkaldırarak patrikhaneye saldırdılar. Kanlı bir şekilde bastırılan ve birçok kişinin idamına neden olan bu isyanla birlikte sağlanan uzlaşı da ölü doğmuş oldu (Artinian, 2004, s. 49; Beydilli, 1995, s. 6-7). Fakat Katolik sorununu kesinlikle çözmeyi düşünen Sultan Mahmud, öncelikle 1827’de misyonerlik faaliyeti sürdüren rahipleri İstanbul’dan uzaklaştırdı (Karakoç, 2006, s. 109). Sonrasında ise Navarin Hadisesi dolayısıyla İstanbul’da elçilerin bulunmayışını fırsat bilerek Mart 1828’de ana kiliseye dönmeyi reddeden tüm Katolik Ermeniler İstanbul dışına sürgüne gönderildi (Beydilli, 1995, s. 8 vd.).

Mayıs 1828’de ise Fransa’nın baskıları ve Avusturya’nın tavsiyeleri neticesinde Katolik Ermenilerin sürgününden vazgeçilerek İstanbul’a dönmelerine müsaade edildi. Fakat Fransa, bu sefer sürgün kararının kaldırılmasıyla yetinmeyerek Katolik Ermenilerin ayrı bir cemaat olarak tanınması şartını koştu. Her ne kadar Osmanlı sarayı böyle bir şeye taraftar olmasa da Fransa’nın baskılarına daha fazla dayanamayarak Ermeni Katolik bir piskoposun yanı sıra Müslüman bir cemaat nazırının da olması şartıyla Katolik Ermenilerin ayrı bir cemaat olarak tanınmasını kabul etti. Ardından Duhan Gümrükçüsü Edhem Efendi cemaat nazırı, Hagop Çukuryan ise Katoliklerin piskoposu olarak tayin edildiler. Böylece 1831 yılında Katolik Ermeni Cemaati resmen tanınmış oldu (Beydilli, 1995, s. 11 vd.).

İstanbul’daki ilk Katolik Ermeni Kilisesi, Karaköy Surp Pırgiç Ermeni Katolik Kilisesi adıyla 10 Ocak 1834 tarihinde ibadete açıldı. Aynı yıl içerisinde Müslüman nazır uygulamasına da son verilerek, yeni seçilen Piskopos Harutyun Çuhacıyan’a patriklik beraatı verildi (Beydilli, 1995, s. 34-36).

Kaynakça

Ahmed Refik (1988), On İkinci Asr-ı Hicri’de İstanbul Hayatı, İstanbul

Artinian, Vartan (2004), Osmanlı Devleti’nde Ermeni Anayasası’nın Doğuşu, İstanbul

Beydilli, Kemal (1995), Recognition of the Armenian Catholic Community and the Church in the Reign of Mahmud II, Harvard

Çark, Y. G (1953), Türk Devleti Hizmeti’nde Ermeniler, İstanbul

Dadyan, Saro (2011), Osmanlı’da Ermeni Aristokrasisi, İstanbul

Enfants de langue et Drogomans (1995), Frédéric Hitzel, İstanbul

Frazee, Charles A. (2009), Katolikler ve Sultanlar,(çev.) Cemile Erdek, İstanbul

Iorga, N. (1930), L’Arménie Cilicienne, Paris

Karakoç, Sarkis (2006), Külliyat-ı Kavanin, Ankara

Ostrogorsky, George (1999), Bizans Devleti Tarihi,(Çev)Fikret Işıltan, Ankara

Şanizade Mehmed Ataullah Efendi (2008), Tarih(haz.)Ziya Yılmazer,İstanbul

Tcholakian, Hovhannes J. (1998), L’eglise Armenienne Catholique en Turquie, İstanbul

Vernier, Donat (1890), Histoire du Patriarcat Armenien Catholique, Paris[:en]

Ahmed Refik(1988), On İkinci Asr-ı Hicri’de İstanbul Hayatı, İstanbul

Artinian, Vartan(2004), Osmanlı Devleti’nde Ermeni Anayasası’nın Doğuşu, İstanbul

Beydilli, Kemal(1995), Recognition of the Armenian Catholic Community and the Church in the Reign of Mahmud II, Harvard

Çark, Y. G(1953), Türk Devleti Hizmeti’nde Ermeniler, İstanbul

Dadyan, Saro(2011), Osmanlı’da Ermeni Aristokrasisi, İstanbul

Enfants de langue et Drogomans(1995), Frédéric Hitzel, İstanbul

Frazee, Charles A.(2009), Katolikler ve Sultanlar,(çev.)Cemile Erdek, İstanbul

Iorga, N.(1930), L’Arménie Cilicienne, Paris

Karakoç, Sarkis(2006), Külliyat-ı Kavanin, Ankara

Ostrogorsky, George(1999), Bizans Devleti Tarihi,(Çev)Fikret Işıltan, Ankara

Şanizade Mehmed Ataullah Efendi(2008), Tarih(haz.)Ziya Yılmazer,İstanbul

Tcholakian, Hovhannes J.(1998), L’eglise Armenienne Catholique en Turquie, İstanbul

Vernier, Donat(1890), Histoire du Patriarcat Armenien Catholique, Paris

Kaynak: http://turksandarmenians.marmara.edu.tr/tr/ermenilerin-katoliklesme-sureci/