Yeni bir geleceğin perdesi açılırken, 19 Ocak 2015

0
1115

 

Barış H. Partal

 

İyi pazarlar arkadaşlar,

Bu güzel, güneşli  pazar günü –yazıya başladığımda öyleydi- , bir süredir zihnimde biriken, ifade etmek istediğim fakat paylaşmak için uygun zamanı beklediğim birkaç düşüncemi yazmak istiyorum.

Belki ki örgütlenme modeli üzerinde daha detaylı, farklılıkları inceleyerek çalışmamız gerekiyor. Mesleki örgütlenmenin sorunları üzerine yaptığım sohbetlerin birinde, mesleğinin  yirminci yılındaki bir hocam bana her rehberi farklı değerlendirmek gerektiğini söylemişti. Çocuğu/çocukları olan ile olmayanı, ev kredisi ödeyen ile ödemeyeni, iki evi olan ile kirada oturanı, ayda ikibin lira kazanan ile yirmi bin euro kazananı aynı şema içerisine oturtmanın mümkün olmadığını anlatırken geçmiş yıllarda girişilen bazı dayanışma hareketleri ile sonuçlarını paylaşmıştı benimle. Orada dinlediklerim satır satır hala kulaklarımda.

Bundan başka sosyal bilimlerle bu kadar içli dışlı olmasına rağmen kendi arasında bizim kadar sosyalleşemeyen başka bir meslek grubu tanımıyorum. Nasıl olsun ki?  avukatlar adliyelerde, doktorlar hastanelerde birbirilerini görebiliyorken, bizlerin birbirimizi gördüğümüz tek yer ören yerleri  ve müzeler. Şanssızlık ki oralarda da gruplarımızla meşgul olduğumuz için, en fazla tur sonrası bir süre varsa beş on dakika bi çay ya da kahve içerken birbirimizle tanışma fırsatı bulabiliyoruz, o da öyle bir niyetimiz var ise. Bir de kör gözüne parmağı sokarcasına tşıdığımız kokartı görmesine rağmen görmezden gelip,  selam vermeden yanımızdan geçip gidenlere ne demeli?  Belli ki yaşadığı bazı kötü deneyimler uzaklaştırmış meslektaşına selam vermeye imtina etmesine neden olmuş, ya da bencilliğinden, kendini beğenmişliğinden..

Bana çok dramatik gelmiştir; biz, sosyal bilimlerin hemen her alanında tur yapmaya yetecek derecede bilgi birikimine sahip olan insanların, sosyal hayatlarında bu kadar YALNIZ ve İZOLE olması… Kendini ve bilgi dağarcığını zenginleştirmek adına bizim kadar çabalayan başka bir meslek grubu var mı bilmiyorum fakat bizler kadar yalnız olanı yok. Yalan yok, bizim kadar kendini beğeneni de yok. Tamamen haksız da değiliz belki yukarıda saydığım nedenler ötürü. Ancak bir süre sonra tek ve mutlak doğruyu (biraz da bizleri çıt çıkarmadan dinleyen insanların sürekli başlarıyla bizleri onaylamasını bunda etken görüyorum) bildiğimizi sanmaya başlıyor ve dahası bunu değişmez bir şekilde içselleştirmeye başlıyoruz ki bunun tek panzehirinin birbirimiz ile buluşmak ve birbirimizi dinlemek olduğunu düşünüyorum.

Hiç mi yoktu derseniz, vardı tabii.. Eğer belli bir okul kökeninden geliyorsak (Galatasaray veya İtalyan lisesi benzeri) sınıf buluşmalarında, aynı dönemden lisans alındıysa kurs ya da tur dönemi arkadaşlarla, hasbelkader tanışılmış ya da bir dönem paralel tur yaptığımız arkadaşlarla, senede bir, bilemedin iki kez gerçekleşen buluşmalarda, yasa çıkana kadar seminerlerde ister istemez buluşuyor  “sen hangi tarihi aldın? ben de ona geleyim” derken birbirimizi görme fırsatı elde ediyorduk.  Bu en çok birbirini tanıyan ama görüşmek için fırsat bulamayan rehberlerin en çok işine gelen fırsattı…

Ya hiç birbirini tanımayanlar?

Turist Rehberleri Vakfı’nın etkinlikleri, İRO’nun düzenlediği eğitim programları, Gazi Ağabeyin Bibliotechasi ve belki de en önemlisi Sultanahmet Rehberler İnisiyatifinin yirminci haftaya doğru ilerleyen haftalık buluşmaları bir nebze bu ihtiyacı karşılıyor. İRO’nun eğitim etkinlikleri yahut Ya da 21 Şubat geceleri; Evet, katılması zor, ilanından takiben onbeş dakika içinde yüz elli kişi başvurunca yer kalmıyor haliyle ama yine de birbirimizle tanışma fırsatı yaratıyordu. Ancak geçtiğimiz haftadan itibaren bu etkinlerin mesleki formasyonu güçlendirmenin yanında mesleki dayanışmayı sabote etmek amacıyla kullanılışı ile hatırlayacağım.

Yüksek eğitim ve bilgi seviyesi, kalabalık gruplara hitabet yeteneği, sürekli “bilgi seviyeniz ne güzel, ne kadar zamanda öğrendiniz bunları” diyen bir dinleyici grubu bizleri git gide yalnızlaştırırken, kalkan seminerler, kaç kişiye gittiği belli olmayan eğitim çalışmaları iyice bizi birbirimizden uzaklaştırırken üstüne –belki de olan bitenden tamamen bihaber-  değerli hocamız Hayri Fehmi Yılmaz’ın adının geçtiği “Sahi İstanbul” programı.. Bunu eleştiren bizlere kayıtsız kalan yöneticilerin platformlarda vefat haberlerine üzülmeleri ve değerli meslektaşların platformun kalite seviyesini yükselten yazışmalarına taktirler okuyoruz.. Nasıl bir umursamazlık demeyin, sebebini teker teker yukarıda saydım, inanın onlar doğruyu yaptıklarını düşünüyolar ama yanılıyorlar ve daha fenası yanıltıyorlar. Bu sayede, bugün itibariyle herzamankinden daha yalnızız.

Değerli arkadaşlar,

Hayri Erdoğdu kendi şahsına münhasır renkli kişiliği ile, yeri geldiğinde hiçbirşeye aldırmadan yanlışa yanlış diyebilen muhalif tutumuyla seveni kadar nefret edeni de olan –ki durum bunun açık bir göstergesidir- ama herşeyden öteye inatçı ve kararlı duruşuyla yaşadıklarının üstünü örtmeden, karakola gidip, zabıt tutturup davanın açımasına neden olarak bu yıl geçen yıllara nispeten daha rahat Sultanahmet Cami ziyaretlerini gerçekleştirmemize neden olacak mücadele sürecini başlatmış arkadaşımızdır. Sevmeyebilir, beğenmeyebilirsiniz bunları anlarım. Ancak hakkını teslim edeceksiniz ki çoğu meslektaşımızdan daha yüreklidir ve o duruşma boyunca yanında durulmayı haketmektedir.

Hele ki kerkese eşit mesafede durması gereken yöneticilerin bu konuya daha hassas olması gerekirken sabote etmeleri ancak bir şekilde açıklanabilir; “Bir arada durmamızdan, yanyana geldiğimizde başka başka soruları soracağımızdan korkmalarından başka bir açıklama göremiyorum. Bu beni daha da motive ediyor..

Salı günü belki hava soğuk olacak, belki yataktan kalkıp gelmek zor gelecek biliyorum ama değerli meslektaşlar, yeni bir geleceğin perdesi açılırken o geleceği yaratacak dostlarla tanışmak ve sürece şahit olmak için ben orada olacağım.

Esen kalın

CEVAP VER